MENÜ
İzmir
Ege'de Sonsöz
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Elimde kalemle öleceğim...
Mehmet Karabel
21 Haziran 2017 Çarşamba 00:00

Elimde kalemle öleceğim...

Hanzade Ünuz, Fark Yaratanlar’da duayen gazeteci Mehmet Karabel ile bugüne dek hiç anlatmadıklarını konuştu...

On gün sonra meslekte 46. yılına giriyor.

Gerçek bir duayen.

Gazeteci Mehmet Karabel diye bilinir.

‘Karabel’ diye okunur.

Yıllar içinde oluşan Karabel markasını,

Nerede duysanız tanıyabilirsiniz...

Romantik vurgulu kelimeleri...

Kibarlaşmış ses tonuyla sorulan zor soruları...

Ve birbirinden renkli kravatlarıyla,

Nerede görseniz...

O Mehmet Karabel’dir.

Hayatı gazetecilik olmuş bir tutkun.

Herkes bilir Karabel’i...

Ama tanıyan var mıdır?

Yüzlerce kişiyle röportaj yaptı Mehmet Karabel bugüne dek.

Hep o sordu, diğerleri anlattı.

Oysa bu kez kendini teslim etti sorularıma...

Ege TV’nin kapanmasından sonra hayatında ilk kez tatil yapan Mehmet Karabel,

Yaşadığı her şeyi tüm açıklığıyla anlattı.

Karabel, neden “Harika bir iki numarayımdır” diye düşünüyor?

Aziz Kocaoğlu kime “Aşkolsun” dedi...

Ege TV gerçekte neden kapandı...

Binali Yıldırım, neden “İzmirliler beni Başbakan yaptı” dedi...

Karabel’in kara kutusu ilk kez açıldı...

 

-An itibarıyla gazeteci Mehmet Karabel’in 46 yıllık meslek hayatındaki ilk röportajı verdiği doğru mudur?

KARABEL: Doğru, ben yüzlerce röportaj yaptım ama bu benimle yapılan ilk röportaj. Az bilinen gazeteciyimdir, o da mutfaktan çıkmadığım için, hep çalışıyordum.

-Hayatın boyunca herkese soru sormuşsun ama dışarıya çok kapalısın...

KARABEL: Aslında bu doğamda olan bir şey değil. Ben gazetecilikte mesleğin ayaklarından birinin arsızlık olduğuna inanırım. Gazetecinin hafiften arsız olması gerekir, soruyu ikinci defa, üçüncü defa sormanız gerekir bazen.

-Gazeteci pes etmez diyorsun...

KARABEL: Belki buna pes etmemek de denebilir ama ben halk dili ile buna gazetecinin hafiften yüzsüz olması lazım diyorum. Yüzsüz olursa işi toparlar. Ben daha 19 yaşındayken insan çelebilik ile yüzsüzlüğü nasıl birleştirir diye düşünürdüm. Hem efendiliğinden kaybetmeyeceksin, hem saygın olacaksın, hem de karşı taraf seni unutmayacak. Söze kibarca başlayıp, aynı zamanda ısrarcı olacaksın. Ama çelebi olmak da lazım, seni öyle hatırlasın. Özal’ın Ekonomi Bakanı Kaya Erdem vardı, Nesrin Coşkun ile Bodrum’a gittim. Zamanım yok dedi Bakan, denize girdi. ‘Biz bekleriz’ dedik. Ama bugünkü gibi koruma ordusu yok, Bakan’ın karısı rahatlıkla evden ‘Makarna oldu’ diye bağırabiliyor.

DENİZDE RÖPORTAJ

-Benim tanıdığım Karabel denize girmiştir...

KARABEL: Hayır, o denize girdi ben tahta iskelenin üzerine çömeldim. Bakan da suyun üzerinde tahta iskeleye kollarını koydu, acıdı bana (gülüyor) ve sorularıma yanıt verdi. Bankerlere para kaptırıldığı süreçte o da konuyla ilgili yasa hazırlıyordu.

-Yakın dostları dışında gerçek Mehmet Karabel’i tanımak mümkün değil diye düşünüyorum...

KARABEL: Doğru 10 üzerinden 10, nokta atışı yaptın. Bir gazetecinin çelebiliği ve arsızlığının yanı sıra gizemi de peşinden sürüklemesinde yarar var. Bunu da genç yaşlarda öğrendim ve prensip edindim. Biraz gizemli kalmakta fayda var, benimle ilgili her şeyi bilmemesi gerekir. Ben onu sorularımla delik deşik edebilirim ama sonra benim dostum olarak kalsın, benim de bir takım özelime girmesin. ‘Karabel’i akşam balığa çağıralım ama biliyorum ki gelmeyecek’ desin. Bu iyice yerleşmiştir.

-Korunaklı, sızdırmaz bir yapıdan mı kaynaklanıyor?

KARABEL: Sızdırmazlık var doğru bir tanım, belki başlığa bile çıkabilir. Var mı İzmir’de Hanzade, doğrusunu söylemek gerekirse bilmiyorum. Yemeğe ben çıkartırım arkadaş, o beni değil ben onu yemeğe çıkarırım. Haber konuğumun bana mutlaka borçlu kalması lazım, ben ona değil o bana borçlu kalacak. Ben gücümü o zaman muhafaza ederim. Benim bir prensibim çok iyi bilinir, ben hediye olarak gelen kitap ve kravat dışında hiçbir şeyi alıp eve götürmem, hiçbir şeyi.

-Kravat ve kitap dışında...

KARABEL: Evet, bir kravat hassasiyetim vardır. O da gerçekten ciddi koleksiyon tarzında 600’den fazladır. Bir de kitaba kıyamam, kitabı alırım. Bütün diğer hediyeleri hep gazetede arkadaşlara dağıtmışımdır.

ANNEME DOYAMADIM

-Peki Mehmet Karabel nerede doğdu, nerede büyüdü, kimlerdendir hiç bilmiyoruz?

KARABEL: İzmir’de Alsancak’ta doğdum, 1469 sokakta bilinen adıyla Bornova sokağında. Orada büyüdüm ve Alsancak İlkokulu’ndan mezun oldum, Özel Türk Koleji’ni bitiremedim son sınıfta Erdem Koleji’ne geçtim.

-Anne, baba nasıl kişilerdi?

KARABEL: Annem Karşıyaka doğumlu bir ev hanımıydı, enstitü mezunuydu. Annem Suriye kökenli, Halepli. Anne dedem Gümüşhane’li, anneannemi Suriye’den almış. Babam İstanbul doğumlu bir Rumelili, Tariş’te devlet memuruydu. Biraz garip bir hikayedir. Babaannem, amcalarım ve halam Alsancak’ta oturuyorlardı, hiçbiri evli değildi. Babannem kocasını kaybetmiş ve ben doğduğumda beni bırakmamış. Aynı semtte oturmamıza karşı anneme doyamadığımı vefat ettiğinde anladım. Vefatında beş gazetede birden “Hoşçakal Alsancak’ın güzel kadını” ilanıyla veda ettim.

-Babaanne mi büyüttü yani, ne zamana kadar?

KARABEL: Almış beni babannem, amcalarım ve halamla büyüdüm. Beni çok tatlı büyüttüler, her istediğim yapıldı. Üniversite birinci sınıfta annemin evine gittim.

-Neden gazeteci oldun?

KARABEL: Aklımda üç meslek vardı, avukatlık, gazetecilik ve iç mimarlık. Trabzon Fen Fakültesi’ni kazandım, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde iç mimarlığı kazanan 40 kişiden biriydim ama 1978-79 dönemiydi ailem göndermedi. O sırada Ege Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu sınavla öğrenci alıyordu. Gazetecilik Yüksek Okulu’nu seçtim. Zaten birinci sınıf bittiğinde 1972’de ben henüz öğrenciyken Yeni Asır sınavla gazeteci aldı ve işe başladım.

-Kesin şiir yazan, edebiyata düşkün bir öğrenciydin...

KARABEL: Ben fen kolundan mezun olmuş bir edebiyatçıyım (gülüyor), benim kimyam matematiğim de iyiydi ama edebiyatı seviyordum.

HARİKA BİR İKİ NUMARAYIMDIR

-Uslu, kurallara uyan bir öğrenci mi, lider ruhlu, önder mi?

KARABEL: Çok usluydum, ben kurallara uyarım. Övünmek gibi de olmasın ama ben harika bir iki numarayımdır. Hiç bir numara olmayı istemedim, harika bir iki numarayımdır. Temizlik yapmasını bilen bir iki numarayım. Ben yengeç burcuyum, beni bu meslekte hep bir kadının yönetmesini istedim. Ne yazık ki bizim meslekte kadın yayın yönetmeni olmadı, şöyle elimi omzuna atayım gazetede turlayalım. Ben yazı müdürleriyle kol kola kurumun içinde dolaşırım ama beni hep bir kadın yönetsin istedim. Feminen bir tarafım vardır benim, kadınları sevdiğim ve saygı duyduğum için yani.

-Kadınları anlarım diyorsun...

KARABEL: Çok iyi anlarım, gözünden anlarım. Ama bunu biraz burcuma burçluyum, daha naif bir erkeğim ben.

ADIM LALE DEDİ...

-İlginç, peki evde işler nasıl yürüyor?

KARABEL: (Düşünüyor...) Ben hayat arkadaşıma bu otelin (Swiss Efes) Petek salonunda rastladım. O 17.5 yaşındaydı, ben de 21 yaşındaydım. Akşam gece sekreterliği yapıyorum, gündüz soyunan kadın fotoğrafı çekiyorum. O zamanlar böyle bir şey vardı, sinemada seks furyası sürüyor Seher Şeniz göğüslerini açıyor filan... Başbakan da takip ediyorsun ama Yeni Asır’dasın, çalışan azlığından Can Can’a da çıkıyorsun. Haber müdürüm Ahmet Yazıcıoğlu beni bir ilkokul çayına göndermişti. Dal gibi incecik bir kız elinde bir dilim pastayla yanıma geldi, şahane bir kız. Kızın gözlerine baktım, çarpıldım. Adını sordum, bana adım Cahide demedi ‘Lale’ dedi. Gül bahçesinde fotoğrafını çekmeyi teklif ettim, ‘Çok sevinirim’ dedi. Üç dört kare çektim, oturttum bir omzunu açtırdım (gülüyor)...

-Eyvah eyvah...

KARABEL: Gazetede film yıkandı Ahmet Yazıcıoğlu gördü, ‘Bu ne, bu kız Acar abinin kızı başımızı derde sokarsın bunu basmayın’ dedi. Ben bir kareyi kurtardım, diğerlerini aldılar. Ertesi gün o bir kare yayınlandı ama Yazı İşleri Müdürü Erkin abi sabah beni kapıda bekliyor. ‘Acar bey bizi bekliyor, kız isteyeceğiz’ dedi. Ben ‘Ama abi kızı bir defa gördüm’ filan...

ÇOCUĞA BİR GAZOZ

-Tehditvari bir durum var gibi...

KARABEL: (Gülüyor) Tabii, o zaman babası Acar abi Ocak gazetesinin sahibi imiş, siyasi bir gazete, ortalığın anasını ağlatıyor. Cahide beni Tire’den aradı, ‘Gel beni buradan al ben evden kaçtım’ dedi. Ben adını hala Lale biliyorum bu arada (gülüyor). Yemiş sopayı akrabalarına kaçmış. Bizim gazete yönetimiyle Ocak gazetesine gittik, Acar abi masanın arkasında bütün heybetiyle oturuyor kartal gibi. Ben korktum (gülüyor). Müstahdeme döndü, ‘Beylere bir çay çocuğa bir gazoz’ dedi (kahkahalar). Ahmet Yazıcıoğlu, “Oğlan sevdalı, kız da galiba sevmiş. Oğlanın meslekte istikbali var’ dedi.

-Kaç gün oldu tanışalı o sırada?

KARABEL: On gün içinde oluyor her şey. Çok tatlı bir kızdı. Acar abi, ‘Kızıma bakabilecek misin’ diye sordu. ‘Limon satarım yine bakarım’ dedim ve kızı aldım. 90 günde evlendim.

-Yeni Asır’da işe başladıktan sonra neler oldu?

KARABEL: Ben 1953 doğumluyum, yani 19 yaşımda sınavla Yeni Asır’da işe girdim. Beni Saruhan abinin yanına verdiler, yazı işleri sekreteri olarak başladım. 1 Temmuz 1972’de Allah rahmet eylesin efsane müessese müdürü Şakir Bey Rıdvan ile beni çağırdı, sarı basın kartı mukavelem vardı. O gün Yeni Asır’da profesyonel oldum. 1.200 lira maaş ne demek o zaman? İlk önce Vakko’da gördüğüm bir pardesüyü aldım, 1.100 liraydı.

GEYŞA DEMEYECEKSİN

-Kıyafete düşkünlük hep vardı demek ki...

KARABEL: Çok meraklıydım ve Allah’tan bunu iyi anlayan, olağanüstü bir kadınla evliyim. Girit ve Selanik kırmasıdır, mutfakta çok iyi oldukları gibi erkeklerine hizmette bir geyşadan farksızdırlar. Ama geyşa dediğin zaman da hart diye ısırırlar, geyşa demeyeceksin yani (gülüyor). Bütün Giritli kadınlarda ne kadar sosyal olursa olsunlar bu evcimen hal vardır.

-Evde nasıl bir erkek var, yardımcı mısın eşine?

KARABEL: Ben mendil yıkamasını bile bilmem. Elimi hiçbir şeye sürmem, tuzluğun yerini dahi bulamam. Çay bile demlemem. Sabah kalktığımda her şeyi hep hazır gördüm, evliliğimin 41. yılında bile bu böyledir. Kol düğmem, saatim, alyansım hazırdır.

HER ŞEYİMİ CANKUŞ HAZIRLAR

-Kıyafetini, o gün ne giyeceğini de eşin mi seçer?

KARABEL: Tabii, Cankuş ne istediğimi bilir. Aslında bir yay kadınıyla bir yengeç erkeğinin anlaşma oranı yüzde 14’lerde bile değil.

-Eşin Cahide Hanım, nasıl Cankuş oldu?

KARABEL: Gazeteci bir arkadaşımın küçük oğlu Cankuş Cankuş derdi. Öylece Cankuş oldu adı, ben de hiç Cahide demem hep Cankuş derim.

-Cankuş evde yokken nasıl giyiniyorsun, hiç mi seçemiyorsun?

KARABEL: Bu soruda biraz gırgır görüyorum ama... Evet hiç seçemem. Müşkülpesentimdir. O nedenle Cahide Karabel Foça’ya giderken benim bir haftalık giysilerimi hazırlar, pantalonlar, çoraplar her şey hazırdır dizili durur. Bir hafta sonra gelir yenilerini koyar ve geri döner. O olmasa hareket bile edemem.

-Cankuş nasıl hitap eder sana?

KARABEL: Biz çok küçük evlendiğimiz için en tatlı bir şeyini anlatacak ise “Baba Bey” der bana. Bizim çocuğumuz olmadığı için biraz daha çocuksu bir bakış var tabii. Ama dışarıda başkalarının yanında ‘Yanlış biliyorsun Karabel’ der, silkeler atar yani (gülüyor). Özel ve güzel kadındır. 41. yılımızın içindeyiz, büyülü gözleri vardır. Her sabah evden çıkarken ‘Cankuş bu sabah sana yeniden aşık oldum’ derim.

MAGAZİN HABERİN ALLAH’IDIR

-Karabel’in mezar taşında ‘Doğdu, çalıştı, öldü’ yazacak diyormuş Cankuş... Doğru mu?

KARABEL: Evet çünkü ben evde de çalışırım, hiçbir işi yarım bırakmam. Çalışmak benim ruhumda var. Meslek hayatımın en uzun soluklu tatilini yapıyorum şu anda. 45 yıllık çalışma hayatımda bir kalp spazmı için dokuz gün hastanede yattım, bunun dışında ben hiç tatil yapmadım.

-Yıllık izin de mi kullanmadın hiç, bu takıntılı bir durum değil mi?

KARABEL: Hayır, kullanmadım. Zorla parasını verirlerdi, sanırım mükemmeliyetçi anlayış beni bu tarafa doğru sürüklüyor. Haber refleksim çok hızlıdır ve buna yetişecek arkadaşlar çok fazla yetişmiyor.

-Magazin nasıl başladı? Karabel demek magazin demektir aynı zamanda...

KARABEL: İzmir medyasında burada bir yanlış var. Ben her zaman en iyi haberlerin magazinden çıkacağını düşünürüm. Magazin hayata pembe bakmaktır. Her sanatçının, popüler yıldızın kendisine sakladığı bir öyküsü vardır. En sıcak haberin temelinde mutlaka bir pembe taraf vardır. Eğer pembe bakarsan haberin Allah’ını görürsün. Bunu bana öğreten de Güngör Mengi’dir. Ben bir çocuk cinayetine baktığımda mutlaka farklı bir öykü ararım.

-Yeşil gözlü yakışıklı katil diye yazmışsın gazetede... Yeşil gözlü yakışıklı katil olur mu?

KARABEL: Evet doğru, bugün televizyon dünyasında bir şeyi tarif etmeye gerek yok ama gazete yaparken kullanabileceğin tek şey katilin yüzü ve kelimeler. Haberi okunur hale getirmen lazım, önemli olan okutmak, iştah duyulması. Türk insanı gazetede fotoğrafa ve başlığa bakmayı sever.

YARALI CEYLAN TANSU ÇİLLER

-Özlem Çerçi’ye “Topuklu Efe” diyen Mehmet Karabel, Tansu Çiller’e de zamanında “Yaralı Ceylan” demişti. Aziz Kocaoğlu’na da “Büyük Başkan”... Bu lakapları nasıl buldun, nasıl tuttu?

KARABEL: Hayal dünyam çok geniştir, çok fazla okumamdan da kaynaklanıyor. Dörtbinlere varan bir kütüphanem var.

-Arkasında zengin bir öykü gizli olan iyi bir haberi nasıl farkedersin?

KARABEL: İlk üç cümleyi gördüğümde bunda ya bir iş vardır ya da yoktur bilirim. Ege TV kapanmasaydı Ödemiş’teki kız kaybolduğu gün ben oraya bir kameraman, bir 3G ve bir muhabir yollardım. Bunda bir şey var derdim mutlaka.

ÇITA BENİM

-Seninle çalışmak zor mudur?

KARABEL: Zordur ama bu zorluk saygısızlık yapan, küfreden bir yönetici olduğum için değil. Ben bir iş ikinci defa söyletilirse kızarım. Beklentim yüksektir, çıta benim, bana ulaşırlarsa aslan gibi olurlar. Benim habere baktığım gibi bakabilir mi diye endişe ediyorsun.

-Sivri dilli bir haberci olduğunu düşünüyorum..

KARABEL: Ben sivri dilin haberin kahramanını rencide edebileceğini düşünürüm, bu yüzden sivri dili başlığa saklarım.

-Ne farketti, başlıkta yine sivri dil var?

KARABEL: Çok şey farkeder, sivri yanı güçlenir. Başlıkla yürüyeceksin... Büyü orada, ya o sorudan sıyrılacak ya da daha beter yere düşecek. Ama bugüne dek masadan kalkıp giden olmadı.

-Neden İstanbul’u düşünmedin?

KARABEL: Karım istemedi. Teklif önce Dinç Bey’den geldi 84 yılında. Ben hazırım, uçmak istiyorum. Dinç Bey ‘Hadi gidiyoruz’ dedi. Karıma sordum, ‘Gidersen boşanırım’ dedi.

-Peki Cankuş pişman oldu mu sonradan gitmediğiniz için?

KARABEL: Gizliyor, ikimizin adına da gizliyor... Çünkü hareketli bir kızdır, iyi yazar, dişlidir. Babasının genlerini taşır, acımasız yazar. Ben kaldım, Cafer Yarkent gitti. Acıklı bir olay da var sonrasında. Güngör (Mengi) abi henüz gitmemişti, bir yazı astılar duvara gazetede. Birinci sayfa yapımı Mehmet Karabel’den alınmıştır diye.

TÜRKİYE’NİN İLK BÖLGE EKİ

-Ne hissettin?

KARABEL: Birinci sayfayı aldılar, gerçekten çok kırıldım. Ben 24 yaşımda Yeni Asır’da yazıişleri müdürü olmuştum. Nedim Demirağ bana haber gönderdi Hürriyet’ten, gittim görüştüm. ‘Bizimle çalışır mısın’ dedi. Bir ek hazırlamak üzere rapor hazırlamamı istedi. Yıl 1984, 14 yıllık gazeteciyim o sırada. Bordromda 128 bin lira yazıyor, seni 68 bin lirayla alacağız. Hürriyet bir devdir, bir başlayalım böyle dedi Nedim Bey. Eve giderken gözümden yaş geldi ama kabul ettim.

Doğan Haber Ajansı’nda Nejat (Seçen) abinin yanında başladım, ilk başta serbest muhabir olarak değerlendirdiler. İstanbul’da Çetin Emeç ile tanıştık, gazetede Allah gibiydi. Nur içinde yatsın. Bana birkaç gün kal dedi, yanımda Hürriyet Ege’nin prototiplerini götürmüştüm. 42 gün kaldım, döndüğümde 2 Ekim 1984’te Türkiye’nin ilk bölgesel gazete eki Hürriyet Ege benim çizdiğim birinci sayfa ile yayınlandı.

-Ne kadar tiraj aldı?

KARABEL: 20 binden 85 bine çıktı İzmir’de Hürriyet. Kırmızı Mitsubishi spor araba çekilişi yaptık, o bizi patlattı İzmir’de. Birinci sayfayı ben yapıyordum, dört yıl kadar çalıştım Hürriyet’te.

-Sonra?

KARABEL: Sonra yine Yeni Asır’a çağırdılar yazı işleri müdürü olarak. Saruhan Ayber beni istedi, Erdal Şafak ile birlikte Yeni Asır’a geçtik. Fatih Çekirge vilayet muhabiriydi, Barış Selçuk vardı, Yılmaz Özdil gece yazı işlerinde başlamıştı o yıllarda. Hamdi Türkmen vardı, böyle bir kadro ile çalıştım.

KEMİK DEĞİL FİLETO

-Mehmet Karabel sert mi yazar?

KARABEL: Ben naif bir gazeteciyim, kemik kırmam. Üzülürüm, kahrolurum, hiç yalan haber yazmamışımdır bugüne kadar. Yumurta kırmasını bilmem ama iyi yazarım, iyi başlık açarım.

-Karabel kemik kırmaz belki ama fileto çıkarır diyebiliriz sanırım...

KARABEL: Haksız değilsin... Ama her zaman için önce insanım, gazeteciğim sonra gelir.

-Gençlere gazeteci olmalarını tavsiye eder misin?

KARABEL: Yapmasınlar, direkt olarak söylüyorum. Bugün yapılacak bir meslek olmaktan çıktığını görüyorum. Ben şu anda facete yazarken bile temkinliyim. Her şeyi özgürce yazabilme ortamı oluştuğunda tabii ki tavsiye ederim, şu anda değil. Ama Türkiye’de tek partili dönemde CHP’de de basının bir kısmı susturulmak istendi, Demokrat Parti 10 yıldan sonra ihtilal ile kesintiye uğramıştı, orada da taraflar vardı. Türkiye bunları daha önce de yaşadı. Bugün gazetecilik popüler bir kişi olmak için yapılan bir iş gibi görülüyor. Ben bunun da karşısındayım. Gazetecilikte haber popüler edilir, kişinin kendisi değil.

AZİZ BEY, ‘AŞKOLSUN’ DEDİ...

-İçine attığın çok şeyler olmuştur, kızılcık şerbeti durumları...

KARABEL: Atmışımdır tabii ki, ben belediye başkan adayı olduğunda Aziz Bey’e söyledim, ‘Biz Ege TV’ de tarafsız bir kuruluş olarak hem sizin hem de Binali Bey’in haberlerini yapacağız. Ama o misafir, yanlış anlamazsanız Aziz abi, ilk önce Binali Bey’in haberini sonra sizin haberinizi kullanacağız’ dedim. Bakan olduğu için değil, misafir olduğu için. ‘Aşkolsun’ dedi bana. Biz de elimizden geldiğince son güne kadar eşit haber kullanmaya çalıştık. Eğer AK Partili bir milletvekili stüdyoya habere canlı yayına geldiyse mutlaka CHP İl Başkanı’nın bir röportajı da girdi.

-Baskı altında kaldığınız oldu mu, içeriden veya dışarıdan?

KARABEL: Hayır, son sekiz yıla baktığımda Adalet ve Kalkınma Partisi’nden bir kez olsun bir serzeniş olmadı. Ne Başbakan’dan, ne Bakanlardan, milletvekillerinden, ne de il teşkilatından.

-Endirekt de mi olmadı?

KARABEL: Hayır hayır, ben son 18 yıldır Ege TV’de kesintisiz çalıştım. Son sekiz yılında da Genel Müdürlük yaptım. Öyle olsa Cem Bey’e (Bakioğlu) açarlardı, o da bana söylerdi.

-Türkiye’nin bu şartlarında çok özgür çalıştınız o halde...

KARABEL: Ben Cem Bey’i gazetecilik heyecanı, sanayici ceketinin önünde bir patron olarak tanıdım. Ya da öyle olmasında nacizane katkım oldu.

-Ceza yemedi mi fabrikasına, öyle konuşuldu?

KARABEL: Hayır yemedi, bizim Ege TV’nin 25 yıllık tarihinde aldığımız RTÜK’ten bir tane cezamız var sadece. Biz siyaseten bir kez olsun Yüksek Seçim Kurulu’ndan uyarı almadık. Haddini de bileceksin.

İZMİRLİLER’İN SESİNİ YANSITAMIYORUZ

-İzmir’de yerel basın neden bu kadar kan kaybetti? Konya’da, Kayseri’de, Manisa’da, Diyarbakır’da çok sayıda yerel tv ve gazete var.

KARABEL: Gazeteler birbirinin benzeri İzmir’de. Biz İzmirliler’in sesini tam olarak yansıtamıyoruz.

-Burada en masum okurlar şüphesiz ki. Zaaf kimde?

KARABEL: Sor bakalım çocuğu habere gönderen istihbarat şefi ya da yazı müdürü İzmir’i ne kadar biliyor? Zamanında adliye muhabirliği, siyaset muhabirliği, ekonomi muhabirliği yapmış ve hep öyle kalmış. Sen başlıkları nasıl açacaksın, geç bakalım editörlük yap. Sayfayı nasıl tanzim edeceksin? Oturduğun yerden olmaz, o nedenle Mustafa Oğuz’u kutluyorum. Her gün kendi de yaşıyor haberi, okura da yaşatıyor. Bunlar suçlama değil, tesbittir. Kimseyi suçlamıyorum. Ulusal kanallarda da haberlerin hepsi birbirinin benzeri. Hiç olmazsa iki, üç özel haber yap. Ödemiş haberinde tutuklanan annenin iki çocuğunun öldüğü o kadar gün sonra mı ortaya çıkar?

İZMİR ARTIK MERAKLI DEĞİL

-Haberleri izlerken için içini yiyor şimdi anlaşılan...

KARABEL: Ne diyorsun, gözümden yaş geliyor. Geçen gün deprem oldu ya, biz Ege TV’de 30 saniye sonra ‘İzmir’de korkutan deprem’ diye verirdik. Hiç bilgin olmasa bile bu başlığı ilk sen verdin mi, haber sana çivilenir.

-Çok rekabetçi ve hırslısın belli ki...

KARABEL: Hem de nasıl, ben de çıkan haber başkasında çıkmadığı zaman inanılmaz bir keyif alırdım. Haber hayattır, o haber bana hayat iksiri olur.

-İzmir’in sessizliği ne kadar sürer böyle?

KARABEL: İzmir meraklı bir kent olmaktan çıktı. Meraklı değil artık İzmir, İzmir çok meraklıydı eskiden. Ama bunun iktidar ile ilgisi yok. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir Büyükşehir adayı İzmir’de 1 milyon 75 bin oy çıkarıyorsa bu şehirde AK Parti’ye oy verenlerin miktarı aşağı yukarı üç kişide bir kişidir. İzmirli bunu içine sindirecek, bunun İzmirli olmakla alakası yok. Bu bir gerçek, İzmir CHP’nin kalesi değil ki.

-Yoruldu mu İzmir?

KARABEL: İzmir artık meraklı bir kent değil. Bir kentin iktidarın bir olayına topyekün duruş sergilemesi başka şey, meraklı olmak başka şey. Yeni Asır’da telefon sabahları zır zır öterdi yıllarca, şimdi ses yok. Meraklı oluşumuz ortadan kalktı. Şimdi İzmir merak etmiyor.

İŞADAMINDAN GAZETECİ OLMUYOR

-En rahat, keyifle çalıştığın patron kim oldu?

KARABEL: Dinç Bilgin, çünkü babadan gazeteciydi. Face’ten veda ederken de yazdım, işadamından gazeteci olmuyor dedim. Cem Bey benim ellerimi kelepçeledi anlamında söylemiyorum. Ben ona kazandırdım, popüleritesi arttı fevkalade günler geçirdik ve ekmeğini yedim. Kötü bir söz söyleyemem.

-Olmayan nedir, aynı dili konuşmak mı?

KARABEL: Hayır, hayır. Çok dikkatli dinler, beni de evlatları gibi severdi. Cem Bey 10 yıl önce AA’ya bir demeç verdi, ‘Medya sektöründen çekilmek istiyorum’ dedi. Daha o zaman başlamıştı medyadan ayrılma fikri, sonra zaman zaman nüksetti. Sektörden sıyrılmak istedi, isteksizdi.

-Ege TV sürecinde Cem Bey kimseye yaranamadığını mı düşündü acaba, sıkıntı yaşadı ve bunaldı belki?

KARABEL: Hayır içinde kesinlikle bana göre siyaset yok. Yapısı gereği herkesle direkt konuşur, içten konuşur Cem Bey. Hata yapmamaya özen göstererek tarafsızlık ilkemizi zedelememeye, Atatürk ilke ve inkılaplarından uzaklaşmadan yürümeye gayret ettik. Hakkı neyse onu verdik hep.

CEM BEY YAVRUSUNU VERMEK İSTEMEDİ

-Ama bu Ege TV’nin 25. yılında şalter indirmesini açıklamıyor...

KARABEL: Bu çok gizemli bir olay Hanzade. Son 11 ayda gördüm ki Cem bey sektörden çekilmek istiyor ama yavrusunu vermek de istemiyor. İstediği parayı üç aşağı beş yukarı veren  çıkmıştı.

-Bu şekilde de yavrusu öldü...

KARABEL: Ben de onu sordum, bir mi büyük sıfır mı büyük dedim. Bunu yapmadı, ben de nedenini gerçekten bilmiyorum. Vermek istemedi bana göre.

-‘İzmir yeterince desteklemedi, Ege TV’yi yaşatılamadı’ yorumuna katılmadığını da açıkladın...

KARABEL: Ben buna gülerim, ben bu görüşe katılmıyorum. Yıllık bütçemi ben biliyorum Ege TV’de. Evet biraz daha desteklenebilir miydi, olabilir. Ama şu da bilinmiyor ki bugün inanılmaz bir reklam savaşı var. Ege TV’ye reklam verdiğin zaman internet siteleri, gazeteler sıraya giryor ve adamı deşmeye başlıyorlar. ‘Bak vermedin yazarız ha’ diye inanılmaz bir baskı var. Bana reklam verenin üzerinde baskı olunca bir süre sonra adam bana da vermekten vazgeçiyor. Bundan kurtulmanın tek yolu hükümetin internet siteleriyle ilgili kanunu çıkarması ve Türkiye’yi eciş bücüş TV’lerden de kurtarması lazım. Ama yapamıyorlar...

KONSORSİYUM GELDİ

-EgeTV’nin kapanmasına ne tepkiler geldi?

KARABEL: Bence İzmir’in 25 yıldır varolan Türkiye’nin en büyük bölge TV’sinin kadük kalmasından işkence görmüş gibi üzüntü yaşaması lazım. Herkeste derin bir üzüntü görüyorum. Ben hala Cem Bey’in neden TV’yi vermediğini düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla Adalet ve Kalkınma Partisi’nden de gelenler oldu, CHP’den de gelenler oldu. Hatta içlerinde AK Parti’li ve CHP’li işadamlarının olduğu konsorsiyum halinde gelenler de oldu.

-Sonuçta 75 kişi işsiz kaldı..

KARABEL: Genelde bakıldığında iki aşamalı veda etti, 31 Aralık’ta kapatıyordu. Ben 15 Aralık’ta ‘Yapma patron’ dedim. Benim dışımda iki üç kişi kalacaktı. 70 kişinin işine son verdi, tazminatları imzalandı ödeme başlayacaktı. ‘Yapmayalım, dayanmaya çalışalım Cem abi’ dedim. ‘Ben kadroyu biraz eksiltmeye çalışayım’ dedim. ‘Tamam 40’a düşelim’ dedi.

-Bütçesel bir bakış mı vardı...

KARABEL: Gideri azaltmak için, televizyonculuk önemli bir gideri peşinden getiren bir yayın. Para kazanıyorsun ama gideri de yüksek, aylık elektrik parası 15 bin lira, uydu parası 65 bin lira. 15 Aralık’ta evinde ciddi bir rahatsızlık geçiriyordu Cem Bey, bu yüzden hastalanmış. Bence sıkıntıdan. ‘Tamam, 40 kişi devam edelim’ dedi. Ama Ocak, Şubat geçti ve Mart’ta ‘Ben yapamayacağım’ dedi. O zaman ben ay sonunda gideyim dedim. Ama yanlış anlaşılmasın diye referandum sabahı beklendi. Daha önce bir konuşmamızda referandumdan önce yaparsak sıkıntı büyük olur, içlerinden konuşanlar olur bunu hem AK Parti hem de CHP yapar demiştim. Referandum beklendi ve ben yaptığım anlaşma gereği 17 Nisan sabahı arkadaşlara veda ettim. O da Nisan sonu televizyonu off etti.

EGE TV BATMADI

-Neden önce ayrıldın? 15 gün daha beklemediğin için eleştirildin. Çalışan arkadaşlar biraz sahipsiz hissetmiş kendilerini çünkü.

KARABEL: İşte orada yengeç burcu ortaya çıkıyor. Son gece onlara da gidemedim, gidemezdim. Ağlayarak veda edeceklerini bildiğim için orada olmam sakıncalıdır. Dayanamam, mümkün değil. Biliyorum çünkü beni de ittirecekler ekrana, benim de gözlerimden yaşlar gelecekti. Ben Cem Bey’den rica ettim, ‘Tutma beni’ dedim. ‘Tutma, çok yanlış olur’.

-Hani kaptan terk etmez ya gemiyi...

KARABEL: Kaptan terk eder... Burada bir batma olayı yok. Batma değil, kapanma da değil. Burada patronun bir kararlı duruşu var.

-İstemiyorum mu dedi...

KARABEL: Tabii, istemiyorum dediği zaman 30’una kadar kalacaksın da ne olacak. Ben zaten 30 Mart’ta gidecektim, sırf referandumu benimle yaşa dediği için kaldım. O da Nisan sonu kapatacaktı, çocuklara söylemişti. Doğrusu bu, en doğrusunu benden alırsın.

BÜYÜK BAŞKAN BEN OLACAKTIM’

-Sosyal medyadaki veda yazında ‘Yoruldum’ demişsin...

KARABEL: Gerçekten yoruldum, beyin yorgunluğu, uykusuzluk, stres. Bak bir kez daha söyleyeyim, ne yaparsan yap, hangi iktidar işbaşında olursa olsun bizim mesleğimizde gelinen süreçte her an telefonda bir şey bekliyorsun. Bunun adı serzeniş de olsa bir şey bekliyorsun. Patron çok dikkatlidir, bazen gece bültenini izler arardı, “Ya Karabel adamı oymuşsun, bu başlık olur mu’ derdi. Ama bunu patrondan almak başka, başkasından almak başka.

-Yorucu kesinlikle...

KARABEL: Şunu anlatayım, Binali Bey seçim süreci bitip kaybettikten sonra Kaya Termal’de birbirimize veda ettik. Beni sever hakikaten, ‘Bak Karabel’ dedi, ‘Bana 150 bin oy daha aldırsaydın, Büyük Başkanın ben olacaktım. Bugün ben Büyük Başkan olacaktım” dedi.

-Gazetecinin görevi 150 bin oy daha aldırmak değildir tabii...

KARABEL: Ne diyeceksin...

-Beni desteklemedin mi diyor orada Binali Bey?

KARABEL: Hayır, buraya kadarmış anlamına geliyor. Gösterebildiğimiz çabanın tamamını gösterdik ama Aziz Bey için de gösterdik o çabayı.

BİNALİ YILDIRIM: ‘İZMİRLİ BENİ BAŞBAKAN YAPTI’

-Daha büyük Başkan oldu ama sonunda Binali Yıldırım, Başbakan oldu...

KARABEL: (Kahkahalar)... Öyle söyledi bana da kendisi sonradan, ‘İzmirli beni Başkan yapmadı ama Başbakan yaptı Karabel’ dedi. Aramızdaki elektrik her zaman iyidir. İzmir milletvekili olmadan önce İzmir için rapor istediği tek gazeteci benim. Dokuz sayfa yazdım. İki kelime geldi bana Ömer Sertbaş’ın mailinden, ‘Doğru, tarafsız’... Hatta Cem Bey raporu okuduğunda, ‘Bu çok ağır olmuş, bu İzmir’e gelme demek. İzmir’in dışarıdan gelene ne kadar kapalı olduğunu, İzmirlilik ruhunun doruklarda gezdiğini anlatıyorsun. Vazgeçer’ dedi. ‘Bir kısmını çıkartayım mı’ dedim. Sonra aradı ‘Çıkarma, ne olursa olsun gönder. İzmir’in ne olduğunu anlasın’ dedi. Bu yüzden Cem Bey’i sıkı tutarım. Sonrasında Cem Bey ile uçakta karşılaşmışlar, o kendine özgü ses tonuyla ‘Ya Cem Bey, Karabel’i seviyorum ama fazla sosyal demokrat’ demiş.

-Hayallerini gerçekleştirdiğini söyleyebilir misin?

KARABEL: Doruklara kadar... Ama özel jet gibi abartılı hayalim de hiç olmadı, hayal kapsamına bile girmez. Güzel bir araba bile istemedim, yeter ki karım mutlu olsun başka bir şey istemedim.

-Korkuların var mı?

KARABEL: Yok, sadece yalnız kalmaktan ve dostlarımı kırmaktan korkarım. O zaman üzülürüm.

-Çok dostun var mı?

KARABEL: Sağlam dostlarım var (gülüyor), 40 yıllık.

ÖZGÜR BASIN DAİMA KAZANIR

-Bundan sonrası için Mehmet Karabel ne yapmak istiyor?

KARABEL: Peşin hükümlü olmayayım Hanzade ama deli gibi bir mutfakta çalışmak istemiyorum. Saniyelerle mücadele etmek, nerede kaldı son dakika ile uğraşmak istemiyorum. Allah aç bırakmasın, kategori olarak ben basın danışmanlığı yapamam örneğin. Cem Bey holdingde kal dedi defalarca, arada sırada bir şey sorarım gibi. O yapabileceğim bir şey değil benim.

-Alternatifin, olurun nedir?

KARABEL: Ben elimde kalemle ölmek istiyorum. Yazmayı çok özledim, yedi sekiz senedir yazamıyorum. Düzenli yazı yazmak isterim, cumartesi pazar dahil. Bir gazetenin birinci sayfasını yapmak isterim.

-Beni izlemeye devam edin mi diyorsun...

KARABEL: Beni izlemeye devam edin iddialı olur ama Allah bir kapı açar. Özgür basın daima kazanır. Medyanın içine korku salınmasın istiyorum. Ben Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında okuruma hizmet etmek istiyorum, Cumhuriyet’i de her şeyimle koruyacağımı biliyorum.

 

 

 

 

 

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 İSMAİL HAKKI KIRDI
 4 Temmuz 2017 Salı 12:45
MEHMET KARABEL BEYFENDİLİĞİ GİYİMİ VE NAZİK TAVRIYLA HERKEZİN BEYENİSİNİ KAZANMIŞ DEGERLİ BİR BASIN ADAMI KENDİSİNİ SEVİYORUZ
 Mustafa
 25 Haziran 2017 Pazar 16:05
Mehmet Bey'in çok güzel bir ses tonu var, bunu mutlaka değerlendirmeli.
Diğer Röportajlar
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2017 Ege'de Sonsöz