MENÜ
İzmir 18°
Ege'de Sonsöz
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
İnsan haklarını savunmak
Tayfun MARO
YAZARLAR
12 Eylül 2017 Salı

İnsan haklarını savunmak

İnsan haklarını savunmak, her insanın toplumsal varlığının getirdiği bir yükümlülük olarak anlaşılmalı, diye düşünüyorum.

İnsan haklarını savunan, hak ihlallerini takip eden, engellemeye çalışan gönüllü kuruluşlara elbet de saygılıyım. Fakat bu meselenin sadece insan hakları savunucularının meselesiymiş gibi anlaşılması, “onlar yapar eder, toplum da izler ve takdir eder veya homurdanır” durumun kanıksanmış olması, beni rahatsız ediyor.

Kişi kendi hakkına sahip çıkmazken, birileri onun yerine hak savunuculuğuna soyunuyorsa, burada vahim bir sorun var demektir. Bu edilgen tutumu, insanın kendini aşağılaması olarak anlıyorum.

Doğrudan değil de temsilen yapılan işler her zaman bir iktidar alanı yaratmıştır. Yerine düşünmek ve yerine yapmak, insanın kendini gerçekleştirmesinin önündeki barikat gibidir.

İnsanın insana ettikleri netameli bir konudur. Bu meseleyi “kurtarıcılar” bağlamında ele almak daha açıklayıcı olabilir.

Kurtarıcı, toplumsal yaşamı yüzüne gözüne bulaştıran ve işin içinden çıkamayan insanın buluşudur. Yoksa bir kişi çıkıp milyonlarca insanı neden ve nasıl kurtarsın?

Dahası bir kere bu kurtarma işinin ve beraberinde getirdiği imtiyazların tadını alan kurtarıcı, bir daha asla bu fikrin peşini bırakmadı.

Yeryüzündeki varlığına bir anlam veremeyen insan, önce tanrıların önünde diz çöktü. Ve o oldu, bir daha da iki ayağının üstüne dikilemedi. Çünkü tanrı-insan ilişkisinden esinlenen muktedir, insanın ayağa kalkmasına hiç izin vermedi. Kurtulmak için vekâlet vermenin bedeli, biat ve minnet oldu.

Kurtulmanın başlıca iki çeşidi var. Nasıl bir kurtuluşu tercih ediyorsak ona göre bir seçim yapıyoruz. Meselemiz uhrevi ise, bir dinin, bir peygamberin peşine düşüyoruz. Meselemiz dünyevi ise, idolleştirdiğimiz bir liderin, öncünün peşine düşüyoruz. Her iki durumda da beklenti aynıdır; Kurtuluş. Ancak, insanın kurtulmuşluğu var mı, orası meçhul. Bana sorarsanız, insan hiç kurtulmadı.

İnsan toplumsallaştı ve uygarlık kurdu. Uygarlığın getirdiği değerler sisteminde, yeryüzünde hayata tutunmak istedi. Uygarlığın ortaya çıkışı, mülkiyet fikrinin insan zihninde oluşmasıyla da ilintilidir; Yeryüzünü yaşamak yerine mülk edinmek derdine düşen insan, yaptığı bu seçimle başına çok büyük işler açtı.

Nihayetinde, insan hakları dediğimiz, işte bu uygar insanın yeryüzünde edindiklerinin korunmasının, edineceklerinin önündeki engellerin kaldırılmasının, yaşam olanaklarını geliştirmesinin gerektirdikleridir. Bu ahvalde, insanın meselesi, yeryüzü nimetleri paylaşım ve yaşam koşullarını adil kılmak olmalı; ama ne gezer...

Her insanın yeryüzünden alacağı var. Bu alacağına özgürce sahip olmak ve yeryüzünde insan türünden bir canlı olarak varoluşundan gelen haklarını kullanmak için insan haklarına ihtiyacı var.

Ne ki, insan, bu haklarına kendisi sahip çıkmak yerine, bir takım öncü kişilere bu görevi ve sorumluluğu delege ediyor; Dolayısıyla, kendisini yönetme erkini o kişiye vermiş oluyor. Şu bildiğimiz yöneten-yönetilen ilişkisi… Sonra da bekle ki o haklar verilsin!

Yönetenler, insan haklarını kullanmanın önündeki bütün engellerin kalkması halinde, toplumları sürgit yönetmenin imkânsız hale geleceğini biliyor; Hal böyle olunca, ya hakların sınırlı ve kontrollü olarak kullanılmasını sağlayacak, ya da elde ettiği iktidarı çok sınırlı kullanacak, muktedir olamayacak.

Demem o ki, iktidara getirdiğimiz yönetici zümrelerinden insan haklarını sonuna kadar tanımasını beklemek, Dünya sistemi kapitalizmin öngördüğü yöneten-yönetilen ilişkisinin doğasına aykırıdır. Mülkiyet, para, iktidar üçgeninde insan hakları sadece sınırlanır ve bol bol ihlal edilir.

Görece insancıl yönetimler iktidara geldiğinde, insan hakları bir ölçüde tanınmakla birlikte, sistemi rahatsız edecek kadar ileri gidilmez.

Kendi haklarını savunmayı başkalarının sırtına yükleyen, iktidara getirdiklerinden oturup haklarının verilmesini bekleyen insanın aslında haklarına sahip çıkmaya mecali olmadığını, yönetenler iyi bilir; koşulların gerektirdiği kadar insan hakkını tanır ve getirdiği bu hakları yere göğe sığdıramaz.

İşin asıl tuhaf tarafı, yönetilenler de iktidara getirdikleri efendilerin yaptıklarını ettiklerini yere göğe sığdıramazlar; Ta ki peşine düşecek yeni efendiler buluncaya dek…

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2017 Ege'de Sonsöz