MENÜ
İzmir 17°
Ege'de Sonsöz
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Vapur’un allahına sövülmez!
Mehmet KARABEL
YAZARLAR
10 Ekim 2019 Perşembe

Vapur’un allahına sövülmez!

Kavruk, temiz, güzel bakışlı bi’çocuktu…

Cumhuriyet’in ilk yıllarında…

Menemen’de dünyaya gözlerini açtı…

O dört yaşındayken ailesi İzmir’e geldi…

Karşıyaka Atatürk Lisesi’ne yazdırdılar O’nu…

Henüz 16 yaşındaydı…

Okula gidip-gelirken…

Pencereden O’nu izleyen komşu kızına vuruldu…

Önce gözler konuştu…

Sonra minik minik gülümsemeler, efsunlu bakışlar…

Tatlı bir cesaret geldi, delikanlıya…

Akşam yazdığı kısa mektubu…

Okula giderken, kızın evinin merdivenine bırakıverdi…

Kız mektubu almıştı…

Okula uçarak gitti, kalbi gümbür gümbür atıyordu…

Aradan üç gün geçti…

Kızdan cevap geldi…

Üstelik cevap, aynı yere merdivenlere bırakılmıştı…

Böylece iki gencin mektuplaşmaları başladı…

Delikanlı o mektuplardan birine…

Bir de şiir iliştirdi, kalbinin sesi olsun diye:

 

“Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü…

Sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın...

Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
bahtiyarlığına benzer seni sevmek…”

 

40’lı yılların başında geçiyor bu olay…

Neredeyse bugünden 80 yıl önce…

Olacak şey değil…

Yürü, Karşıyaka Karakolu’na…

O günlerde Nazım Hikmet’in şiirini yazmak…

Fişlenmek için yeterli sebep…

Gözaltı, tahkikat derken…

TCK’nın o meşhur 141’nci maddesi marifetiyle…

O delikanlıyı okuldan atıverdiler…

Aynı yıl Danıştay kararıyla okuluna dönebildi ama…

Üzüldü, kahroldu…

Penceredeki o kıza veda etti; aile kararı ile…

Ver elini İstanbul deyip…

Işık Lisesi’nde eğitimini tamamladı…

Yaşadığı yürek acısını dizelere döktü:

 

“Sahi ben ne hırçın bir çocuktum,

Ele avuca sığmaz aklı fikri şiirde,

Mısra mısra başımı belaya soktum…

İzmir cezaevi dokuzyüz kırk bir’de,

Kaşla göz arası liseden kovuldum…”

***

Sadece ama sadece…

Yazdıkları için başı derde girdi…

Mesela…

Yıllar önce bir gün İstanbul Haliç’te gezinirken…

Miadını doldurmuş bir vapurun sökülüşünü izledi…

Oturdu, oracıkta…

“Cinayet Saati” başlıklı şiirini yazdı…

Bazı satırları şöyleydi:

 

“Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi…

Demirlemişti, eli kolu bağlıydı, ağlıyordu…

Dört bıçak çekip vurdular dört kişi…

Vapur kudurdu, kuduz gibi böğürdü…

Hiç biriniz orada yoktunuz…

On üç damla gözyaşını saydım…

Allahı’na kitabına sövüp saydım…

Şafak nabız gibi atıyordu…”

 

Aradan yıllar geçti…

O şiiri Ahmet Kaya şarkı yaptı…

Takvimler, 1994’ün Aralık ayını gösterirken…

Çok komik bi’şi oldu…

O günlerin Alanya Müftüsü, bindiği takside…

“Cinayet Saati” adlı şarkıyı tesadüfen dinledi...

Şarkının sözlerinin vapur için yazıldığından habersizdi…

“Allahına kitabına sövdüm…” cümlesine takıldı…

O cümleyi “dine hakaret” sayarak savcıya koştu…

İzmirli şair, her ne kadar…

“Ben şiirde vapurun Allahına kitabına sövüyorum; vapurun Allahı kitabı olur mu?” diye kendini savunmaya çalışsa da…

Şikayetçi müftü, “Bizim allahımız ve kitabımız, aynı zamanda vapurun da allahı ve kitabıdır, sövülemez…” diye şikayetinde ısrar etti…

Şairimiz, bu olaydan paçasını zor sıyırdı…

***

Hayatı boyunca…

O devrimci duruşundan hiç ödün vermedi…

Sevdasını Karşıyaka’ya taşıdı…

Ölümüne dek terk etmedi; İzmir’den kopmadı…

Yazmayı çok seviyordu…

50’li yılların başında…

İzmir’deki muhalif ses “Demokrat İzmir” gazetesinde…

Çalışmaya başladı…

Bir ayağı da İstanbulda'ydı…

Çünkü, ekmek parası oradaydı ve…

Yaşamak için kazanmak gerekiyordu…

Çok üretken bir yazardı…

Fiyakalı bir şairdi…

Şaşırtıcı ve sarsıcıydı…

Çok uzun bir yazı hayatı oldu…

Yaşarken yüceltildi…

Zor beğenenler bile kendisine hayrandı…

Binlerce şiir yazdı…

Onlarca romana imza attı…

Kurtlar Sofrası”nı, “Fena Halde Leman”ı, “Gazi Paşa”yı, “O Sarışın Kurt”u…

Unutmak mümkün mü?

Senaryolarını yazdığı…

“Ateşten Damla”yı, “Şoför Nebahat”ı, “Devlerin Öfkesi”ni…

Televizyon’da olay yaratan…

“Kartallar Yüksek Uçar” hala hafızalarımızda…

***

Türk Edebiyatı’nda “aşk şiirleri” dediniz mi…

Akla gelen ilk üç isimden biri oldu…

Aşk yazmaktan bıkmadı; okuyanlar mest oldu…

 

“Ay çok mu gecikti neredeyse çıkar,

Sen yalnızlığıma varır varmaz,

Az sonra yağmuru durduracaklar…

Rüzgarı değiştirdim,

Ustura ağzı poyraz,

Nasıl bir sevdaysa…”

***

Türk Şiiri’nin unutulmaz imzaları hep İstanbul’u yazarlar…

O, bu alışkanlığı parçaladı…

İzmir’i ısrarla dizelerinde taçlandırdı…

Hep şunu söylerdi:

“İlk kez ben; İzmir’de bir liman şehrini, bir büyükşehir havasını saptayıp şiire aktarmaya çalışıyorum… Nedense bu işlenmemiş, edebiyata aktarılmamıştır…”

 

Mesela…

“Basmane’de Gaziler Caddesi’ne,

Küçük bir yağmur götürdüm…

Siz böyle akşamüstü görmediniz…”

 

Mesela…

Yalnızlık, korku, kuşku ve tedirginlik gibi duyguları…

İzmir şiirlerinde sıklıkla işledi:

 

“Alsancak Garı’na devrildiler…

Gece garın saati bela çiçeği…

Hiçbir şeyin farkında değildiler…

Kalleş bir titreme aldı erkeği…

Elleri yırtılmıştı kelepçeliydiler…

Çantasını karısı taşıyordu…”

***

Bugün…

İzmir evladı, İzmir sevdalısı Attila İlhan’ın…

Aramızdan ayrılışının 14’üncü yılı…

Sonu “5” ile biten yıllarda doğdu ve vefat etti…

(1925 / 2005)

Ömrü el verseydi, bugün 94 yaşında olacaktı…

Ve eminim, yazmaya devam edecekti…

Nokta…

Sonsöz: “Sana gelirken hep ellerim ceplerimde geldim, olur da aşkımın elleri üşümüştür… Avuçlarımda ısıtırım diyerekten… / Attila İlhan…”

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Nazik Taşkın
 11 Ekim 2019 Cuma 11:25
Çok guzel kaleme almışsınız, siir gibi.. Hele son söz olarak aldiginiz şiir ne derin ..Attilla ilhan.iyi ki bu alemden geçmiş...
 Mehmet Eriş
 11 Ekim 2019 Cuma 00:24
Atilla İlhan’ı anlatan onun değerini gösteren çok güzel bir yazı olmuş kaleminize yüreginize sağlık....
 
 10 Ekim 2019 Perşembe 14:03
Teşekkürler.
 Sarı Çizmeli Memed'A.
 10 Ekim 2019 Perşembe 11:39
Atilla İlhan'ın anısına yakışan bir yazı olmuş. Kutlarım Sn.KARABEL ...
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2019 Ege'de Sonsöz