MENÜ
İzmir 21°
Ege'de Sonsöz
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Hür düşünce
Filiz SEZER
YAZARLAR
9 Temmuz 2021 Cuma

Hür düşünce

Kimsenin durup incelikli şeyleri düşünmeye vakti olmadığı bir devirde hayata hazırlanmaktan anlaşılan da olduğu kadarıyla bir eğitim alabilmek. Gelecek beklentileri de toplumsal değerler gibi hızla değişiyor. Üniversiteler bilimin üretildiği yerler olmaktan uzaklaştıkça, alınan diplomalar herhangi bir gelecek vaat etmeden duvarları süslüyor. Müthiş bir insan potansiyeli olan koca bir ülke ekonomik büyüklük açısından dünyanın sayılı ülkelerinden biri olmasına rağmen bilim ve teknolojide devler ligine bir türlü giremiyor.

Dünyada pek çok kişi, günümüzde anladığımız şekliyle olguları ve olayları sistematik bir şekilde ele alarak inceleyen, sorgulayan bilimin ve felsefenin başlangıcını Milet’ li Thales’ e dayandırır. Sümerler, Asurlular ve Mısırlılar günlük hayatta kullanabilecekleri şekliyle alan, ticarette, hukukta, tarımda vs kullanmak üzere pek çok bilgiye sahiplerse de bilginin kayıt edilmesi, bilgiden bilgi edinilmesi, bilginin sorgulanması gibi sistematik bir düşünce böylece İyonya’ da doğmuş ve uzun bir zaman içinde farklı siyasi devinimler vasıtasıyla dünyanın geniş bir coğrafyasına dağılmıştı.

Bilim tarihini bir köşe yazısına sığdırmak elbette mümkün değil. Bu yüzden biz M.Ö. 6.yy İyonyası’ndan Ortaçağ Avrupası’na uzanalım. Avrupa’da dini esaslı olmak üzere teoloji, tıp, hukuk, edebiyat gibi alanlarda eğitim veren ilk üniversiteler 1088’de Bologna’da, 1150’de Paris’te, 1167’de Oxford’ da kuruldu. Bu üniversitelerin doğudan, İslam coğrafyasından gelen bilgilerle zenginleştiğini söylemekte fayda var. Zaman içerisinde farklı üniversiteler de kurulmuştu ancak dini baskılar dolayısıyla bilimsel açıdan büyük atılımlar yapılamıyordu. Mesela Aristo’ nun Evren Modeli aradan geçen onca zamana rağmen Vatikan tarafından adeta değiştirilmesi mümkün olmayan bir tabu haline getirilmişti ve astronomide yapılan gözlemler aksini gösterse de kimse buna itiraz edemiyordu. Bununla ilgili en bilinen örnek engizisyon mahkemesinde ortaya koyduğu çalışmasından vazgeçerek idama mahkum edilmekten son anda kurtulan Galileo’ dur. Elbette engizisyon mahkemeleri ne derse desin hayat akıp gidiyordu ve reform hareketlerinin daha yoğun olduğu yerlerde Kopernik ve Kepler gibi bilim insanları yaptıkları gözlem ve çalışmaları yayınlamaya devam ediyordu.

Dini baskılarla hantal bir yapıya dönüşen ve bağımsız bir bilim yapma ortamı sunamayan üniversitelerin durumu elbette endişe veriyordu. Bu konuyla ilgili olarak ilk önemli çözüm İngiltere Kralı 2. Charles’dan (1630-1685)  gelmişti. Bağımsız bir kurum oluşturma amacıyla Londra’da çalışma yapan bazı biliminsanları ile beraber 1660 yılında Royal Society’yi kurdu ve bu adeta bir kırılma noktası oldu. Bu oluşumda yapılan çalışmalar bilimin gidişatını kökten değiştiren çalışmalar oldu; öyle ki mesela dünya üzerinde en çok bilinen bilim adamlarından olan Isaac Newton (1643-1727), gerçekten başına elma düştü mü bilemem, evrenin ilk yasası olan Kütle Çekim Yasası’nı buldu ve neredeyse 2.000 (yazıyla ikibin) yıl sonra Aristo’nun evren modelini tarihe gömdü.

Royal Society’nin yaptığı bu öncülük diğer ülkelere de örnek oldu. 1666 yılında Paris Kraliyet Akademisi, 1700’de Berlin Kraliyet Akademisi ve 1725’de St Petersburg Kraliyet Akademisi kuruldu ve böylece 19.yy’a kadar etkisini gösterecek olan Kraliyet Akademileri çağı başladı.

Rus Çariçesi Katerina (1624-1727) denilince Baltacı Mehmet Paşa dedikoduları ile gülüşmek de mümkün ancak kendisinin kurduğu St Petersburg Kraliyet Bilimler Akademisi’ne devrin en ünlü bilim insanlarını davet ettiğini, bilimsel çalışmalara destek olduğunu ve şu anda Rusya’nın bir süper güç olmasını sağlayan bilimsel kazanımlarının temellerini attığını da unutmamak gerek.

Elbette ilerleyen yıllarda kraliyet akademilerinin belli bir seçkinler sınıfı yarattığı da bir gerçek. Ancak değişen konjüktörde bağımsızlığını tekrar kazanmaya başlayan üniversiteler sıradan insanları da yetiştirmeye başlayacak ve bilimsel gelişmeler önüne geçilmez bir çığ gibi büyüyüp gidecekti. Nitekim savaşları bitmeyen yorgun Avrupa’dan ve dünyanın diğer bölgelerinden bilim insanları ve sanatçılara kapılarını açan Amerika da teknolojinin de sanatın da tekrar ivme kazandığı bir coğrafya olacaktı.

Bir ülkenin gelişmesinin ancak o ülkede bağımsız bir bilim ve kültür ortamı olması ile mümkün olduğu gerçeği neredeyse bir klişe haline gelmiş durumda. Biliniyor, ağızlara sakız oluyor ancak uygulanmıyor. Bu ülkenin en güzide kurumlarından biri olan  Boğaziçi Üniversitesi’nde olanlar dehşet yarattığı kadar geleceğe dair tüm hayalleri de yıkıyor. Genç nüfusun potansiyelini ortaya koymasına uygun bir zemin yaratmak yerine amaçsız, vasıfsız, mutsuz bir nesil yaratılıyor. Teknolojinin baş döndürücü bir hızla değiştiği bir dönemde ülke yeniden yıllarca geriye dönüyor. Çare, varlığı kendinden menkul doğal gaz, petrol kaynakları veya çevre ve su kirliliğinden başka şey yaratmayan maden ocaklarında aranıyor. Oysa en kıymetli kaynağımız genç nüfustur ve toplumsal refahı arttırmanın ilk koşulu Tevfik Fikret’ in neredeyse 1 asır önce söylediği gibi “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir nesil yetiştirmektir

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2022 Ege'de Sonsöz